Site Overlay

Boğaziçi protestoları: Peki şimdi nereye? – Anıl Kaya

Bizleri koca bir geleceksizliğe mahkum etmeye çalışanlara, kariyerizm palavralarıyla bireysel kuruluşun mümkün olduğunu söyleyenlere, elimize tutuşturulan diplomalarla sınıf atlama hayalleri kurmamızı isteyip sömürdükleri milyarlarca insan ve doğaya göz kapatmamızı isteyenlere karşı vermemiz gereken bir cevap var.

40 günü aşkın süredir kayyum rektör Melih Bulu şahsında somutlanan protestolar devam ediyor. Süreç her ne kadar Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan Melih Bulu ile cisimleşse de  iktidarın olaylara yaklaşımı ve ülkede özlenen özgürlük rüzgarından dolayı mesele hemencecik  “bir kayyum rektör olayı” olmaktan çıktı. 

Evet, Gezi Direnişi’nde iktidar aynı söylemle “orada mesele 3-5 ağaç değil” demişti. Aradan geçen yedi yılı aşkın sürede ülkede pek çok olay yaşandı; 7 Haziran Seçimi, Suruç, 10 Ekim… Üniversitelerin özelinde ise Barış Bildirisi imzacısı hocalarımızın ihracı, üniversitelerin bölünmesi, Kavaklık Direnişi, İstanbul Üniversitesi yemekhane eylemleri…

Gezi Direnişi ile Boğaziçi eylemleri arasında geçen onca olay ve rejimin değişim sancıları bize, Gezi’de açığa çıkan eşitlik ve özgürlük taleplerinin hâlâ güncel ve bunu talep eden kesimlerin direngen potansiyelinin de hâlâ canlı olduğunu gösterdi. Elbette otoritenin esmeye başlayan rüzgâra karşı takındığı tavır da bildiğimiz gibi; yaratılmak istenen korku iklimi, orantısız polis müdahaleleri, ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemler, haklı talepleri “dış güçlere” havale edip pandemiyle birlikte zirve yapan yoksulluğun üstünün örtülmek istenmesi…

Öğrenciler eyleme katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınıyor, Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan resim sergisinde açılan bir çalışma devletin bekâsı meselesi haline gelebiliyor, hakkını arayan öğrenciler teröristten elite kadar çeşitli sıfatlarla tanımlanabiliyor.  Yetmezmiş gibi, pandeminin ve ekonomik krizin yoksullar üzerindeki tüm yıkıcılığı devam ederken doğalgaz müjdeleri, kadın üniversitesi hayalleriyle patriyarkal sistemlerini besleme hevesi, bulunan her “fırsatta” LGBTİA+’lara nefretin kusulması, yerli arabaların yanında şimdi de uzaya gitme macerası “bir anda” ortaya atılabiliyor. Zaten kurulmak istenen rejimin harcında daha fazla ne olabilir ki?

İkidarın 40 günlük sürece yaklaşımı pek çok değerlendirmede ortaklaşıldığı gibi Saray rejiminin inşasında Boğaziçi protestolarını da araçsallaştırma gayretidir. Bir yıla yakın süredir yeni rejimin kurumsallaşma gayretleri “teslim olmayan” kurumlara saldırma ve yok etme stratejisi ile devam etmektedir. Baroların bölünme yasası, TTB’ye yapılan saldırılar şimdi de Boğaziçi Üniversitesi’nin birikimi ve kendine özgü “özgür” alanlarına yapılan saldırı en güncel örnekler olarak verilebilir. Peki iktidarın Boğaziçi protestolarını bastırma ve otoriter aklı üniversitelerde kalıcı kılma çabasına karşın tüm taktik hamlelerini düzenin restorasyonu üzerine kuran ana muhalefet ve çeperinin duruşu neyin nesi? Elbette sermaye düzeninin tutarlı koruyucuları böylesi halk hareketlerinde pek çok kez karşılaştığımız bildik tavrı takınıyorlar. Özgün bir konjonktüre sahip ülkede en küçük belde seçiminde bile iktidar ile demokrasi güçleri arasında yaşanan gerilim ülkenin gündemini belirleyebiliyor ve iktidara karşı ortak karşı duruş olarak cisimleşebiliyor. Lakin bu hiçbir zaman sokak muhalefetinin önüne geçemez. Hayat bu sıralar her köşe başında, her üniversite dayanışmasında yeniden var oluyor. O zaman biz şimdi hayatın sokaklarda mayalanmasına ket vurmak isteyenleri “bir dahaki seçim” hayalleriyle baş başa bırakabiliriz. Bu topraklarda eşitlik, özgürlük ve başka bir dünya isteyenlerin kalbi şu an Boğaziçi eylemlerinde atıyor. O zaman şimdi bu süreci hep birlikte göğüslemenin tam da sırası.

Bir soru iki cevap: Peki şimdi nereye?

Toplumsal mücadele dinamikleri açısından:

Üniversitelilerin merkezinde olduğu bu bir ayı aşkın süredir devam eden sürece, hız kaybedilmeden emek örgütleri, siyasi yapılar ve pek çok çeşitli yapıların, dayanışma  pratiklerini ortak zeminlerde var edip daha aktif şekilde dahil olması gerekmektedir. Bu mesele Melih Bulu’nun rektör olup olmamasından çoktan çıktı bile… Öyleyse iktidar bloğunun tüm saldırılarına karşı faşizmin kurumsallaşmasına karşı olan güçlerin bu süreçte daha aktif rol alması gerekir. Bu, salt dayanışma mesajı içeren eylemlerden ziyade öznel gündemlerin de konu edinildiği saha çalışmaları şeklinde olmalıdır. Üniversitelilerin dile getirdiği “Kayyum rektörler istifa etsin”, “Üniversitelerin yönetim seçimlerinde demokratik süreçler işletilsin”, “Polis kampüsü terk etsin”, “Tutuklu öğrenciler serbest bırakılsın” gibi talepler her alanda güçlendirilecek talepler olabilir. Arkadaşlarımızın da açık mektupta dile getirdikleri gibi bu mesele bu topraklarda sınıfından ve kimliğinden dolayı ezilenlerin meselesidir.

“Günlerdir bizleri aracı kanallarla hedef gösteren 12. Cumhurbaşkanı’na Açık Mektubumuzdur:

“(…) HDP Eş Genel Başkanlarını hukuksuz bir şekilde hapishanede tutuyorsunuz. Gazetecileri de sendikacıları da… Bizse gerçekleri korkmadan haykıranlarla biriz, beraberiz, tüm kayyumların karşısındayız diyoruz. Siz Berkin Elvan’ın annesini mitinglerde yuhalatıyorsunuz. Biz Berkin Elvan’ın yanındayız diyoruz. Siz “Osman Kavala’nın karısı da bu provokatörlerin arasında yer alıyor” diyerek adını bile anmadan Ayşe Buğra’ya sataşıp, hedef gösteriyorsunuz. Bir kadının bahse değer tek özelliğinin onun eşi olduğuna dair cinsiyetçi boş inancı çiğ bir üslupla dile getiriyorsunuz. Biz ise “Ayşe Buğra kıymetli bir hocamız, ve bir bilim insanıdır” diyoruz. “Ona yapılmış bir saldırıyı kendinize sayarız. (…)”

Boğaziçi Dayanışması’nın yazdığı bu mektup sadece bir şahsa yazılmamıştır. Bu topraklardaki farklı dinamiklere de açık bir çağrıdır bu. Bunun için değilse ne için? Şimdi değilse ne zaman? Yarın çok geç olmadan üniversitelerde tekrardan filizlenen bu rüzgara daha fazla güç verme zamanıdır. Özgürlük ve eşitlik meselesi Kod 29’dan dolayı işten atılan işçinin, gasp edilmek istenen İstanbul Sözleşmesi’nin özneleri olan kadın ve LGBTİA+ların, oy verdiği siyasi lider ve belediye başkanları rehin alınan seçmenin meselesidir zaten. O zaman şimdi daha fazla omuz omuz vermenin tam sırası!

Melih Bulu’nun istifa meselesi şu an pata pat bir noktada: İktidar için bir atanmışın geri çekilmesinden ziyade yılların özlemiyle heveslenilen yeni rejimin kurumsallaşma aşamasında atılacak geri adım, inşa edilen sırça köşkün yok olmasının yollarını hızlandırabilecek nitelikte. O yüzden dört elle tüm nefret ve hırslarıyla protestoları bitirmek ve şeytanlaştırmak istiyorlar. Öğrenci hareketi içinse durum tüm saldırılara rağmen geri adım atılmayan bir aşamada. Medya organları aracılığıyla yapılan saldırılara ve üniversite yönetiminin hamlelerine rağmen mesele Boğaziçi’nin dışına taştı, üniversitelerin özgürlük meselesi haline geldi. Öyleyse toplumun tüm kesimleri bu sürece kol kanat germeli, gücü ne demeden kendi gündemlerini de üniversitelerin özgürlük meselesiyle bütünleştirerek pata pat durumu lehe çevirmeli. Kimi momentlerde yükselen halkın mücadele azmi somut kazanımlara kavuşturulmadığı zamanlarda moral üstünlük kaybedilebiliyor. Moral üstünlüğün kalıcı olması için somut kazanımlar üzerine odaklanmak ve bunu sağlamak son derece önemli.

Üniversite dayanışmaları açısından:

Üniversitelerin bir yıla yakın süredir kapalı olmasına ve açık olduğu zamanda da öğrencilerin tüm yan yana geliş çabalarının önünün kapatılmak istenmesine rağmen üniversitelerde çok kıymetli bir süreç gelişiyor. Üniversitelerin yeniden canlanması, Boğaziçi dayanışma eylemleriyle fitillenmiş oldu. Akabinde Boğaziçi’nde esen rüzgar, yukarıda belirttiğimiz gibi Melih Bulu’nun istifasının yanı sıra üniversitelerin demokratikleşmesi talebine evrildi. “Bundan sonrası bizde!” sahiplenişinin tutuklu arkadaşlarımız için örülecek dayanışmaların yanında her üniversitenin kendi özelinde yükselttiği/yükselteceği karşı çıkış ve “Özgür, demokratik üniversiteler” talebi ilmek ilmek örülmeye başlandı. Çeşitli şehirlerden üniversitelilerin kurduğu dayanışmalar “Yarının üniversiteleri nasıl olmalı?” sorusunu tartışıyor. Cevapları yarına bırakmadan bugünden bulup hayata geçirme yolunu seçiyor.

Çok canlı olan üniversite dayanışmalarının kurulma aşamasında, her an adım attıkça hep birlikte öğrenmeye devam ediyoruz. Umudu ve yaşamın güzelliklerini var etme potansiyeli olan her yapı gibi üniversite dayanışmalarının gelişiminde de dinamik ve sancılı zamanlar geçiriyoruz. Lakin bu, içinde bulunan kişi ve yapılar için yorucu olmaktan çok heyecanlı bir süreç. İçeriden ve dışarıdan gelen tüm olumlu/olumsuz gelişmeler neticesinde dayanışmalar ayaklarını daha fazla yere basar hale geliyor. Üniversitelerin ranta açılmasından, öğrenci karşıtı politikalara; online eğitimin dezavantajlarından, diğer üniversitelerde gelişen gündemlere refleksif cevaplar vermeye kadar dayanışmaların gündemleri bu sıralar çok canlı. Bu canlılığı korumak, büyütmek hepimizin elinde. Üniversitelerde yıllar sonra filizlenen ortak hareket etme kültürü öğrenci hareketine yeni bir ivme katabilir. Dayanışmalar her üniversitede çeşitli özgün koşullardan ve okulların kapalı olmasından dolayı daha kitleselleşmese de  bu potansiyel mevcut, doğru ve emin adımlarla hızlıca yol alabiliriz. Özellikle süreç içerisinde okulların tüm bileşenlerinin dahil olabileceği mekanizmaları var etmek, hiçbir dar grupçu anlayışa izin vermemek ve buradan  doğru süreci sadece araçsallaştırmak isteyen mantığı yapıcı şekilde mahkum etmek, kişisel parlama gayelerinin önüne geçmek, birey ve yapılar arasındaki karşılıklı güven ilişkisini tesis edebilmek ortaklaşmaların kalıcılaşmasının yapı taşları olacaktır.

Üniversitelerin kendi içinde ve üniversiteler arasında kurulan dayanışmaların sac ayaklarını; anti kapitalist, anti cinsiyetci, anti ırkçı, bireysel kurtuluş yerine kolektif kurtuluşu önemseyen, insan merkezli bakışın yerine ekolojik barışı önceleyen anlayışlar bütünüyle kurgulayabiliriz. Ardından üniversitenin tüm bileşenlerinin (öğrenci, hoca emekçi…) çeşitli düzeyde kendini var edebildiği üniversite meclisleri tarzında mekanizmaları işlerli kılabilirsek “Başka bir üniversite mümkün!” tahayyülünü daha fazla canlı tutabiliriz. 

Bir parantez olarak: arkamızda tüm olumlu ve olumsuz deneyimleriyle 80 sonrası toplumsal mücadelenin yükselmesinde önemli bir yerde duran “Öğrenci Dernekleri” deneyimi var. Şimdilerde kurulan Üniversite Dayanışmalarının da pek çok yönden Öğrenci Dernekleri sürecine benzer yönleri var. Biz yeni nesil öğrenci hareketi olarak 80 sonrası devrimci üniversite gençliği  için ortak mücadelenin en kapsamlı mevzisi olan  Öğrenci Dernekleri sürecinin olumlu deneyimlerini değerlendirip üzerine yeni mücadele dinamiklerinin renkliliklerini koymalıyız. Ayrıca tıkanış noktalarına göz atıp örmeye çalıştığımız Üniversite Dayanışmaları’nda bunları öngörerek hareket etmeliyiz.

Üniversiteli gençliğin giderek totaliterleşemeye doğru yol alan rejimin boğucu ikliminden sıtkı sıyrılmış durumda. Aynı zamanda üniversiteliler, gelecek güvencesinin tamamıyla ortadan kalkmasının kaygılı ruh halini de yaşıyor.

Hayatlarının her milimetre karesini belirleyemeye çalışan ve aynı zamanda geleceklerini çalan bu sistemden gençlik giderek kopuyor.

Siyasi iktidar, kaybettiği gençliği ve üniversiteleri fethetmeye ve zorla elinde tutmaya çalışıyor; üniversitelerin başına “sömürge valileri” misali rektörler atıyor.

Rıza üretme kapasitesini yitiren siyasi iktidarın elinde yalnızca baskı ve zor kalmış durumda. Baskıcı politikalar da gençliği sistemden daha da uzaklaştırıyor. Bu sarmal, sürekli karşılıklı birbirini büyütüyor.

Önümüzde zorlu ama bir o kadar keyifli işler var. Hayallerini kurduğumuz başka bir dünyanın tohumları üniversitelerde oldukça canlı. Tohumların filizlenmesi, baharları getirmesi hepimizin ellerinde… Anti kapitalist içeriklerle eşitlik ve özgürlük taleplerini üniversitelerde gündem edebilmenin, adım adım kazanımlar elde edebilmenin tam da sırası. Ki bizleri koca bir geleceksizliğe mahkum etmeye çalışanlara, kariyerizm palavralarıyla bireysel kuruluşun mümkün olduğunu söyleyenlere, elimize tutuşturulan diplomalarla sınıf atlama hayalleri kurmamızı isteyip sömürdükleri milyarlarca insan ve doğaya göz kapatmamızı isteyenlere karşı vermemiz gereken bir cevap var.

Yüreği “Artık yeter; eşit yaşam, özgür dünya mümkün!” nidasıyla çarpan hocasından öğrencisine, emekçisinden toplumun tüm ezilen kesimlerine kolaylıklar… Daha çok heyecanlanacağımız, güleceğimiz, birlikte var edebileceğimiz günlere.

*Bu yazı Karşı Mahalle‘de yayınlanmıştır.